20. YILINDA 28 ŞUBAT YAZI DİZİSİ (1)
DEMİREL : 28 ŞUBAT DARBE DEĞİLDİR
“28 Şubat krizini tasvip edenler var, bunlar “balans ayarı yaptık” diyorlarmış. Tasvip etmeyenler var “millete karşı oldu” diyorlarmış. Bana soruyorsunuz “Siz bunun neresindesiniz?” Şimdi, ben neyin neresindeyim? Ben kanunların içindeyim.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunları bu hadise karşısında bana Cumhurbaşkanı olarak veya Başbakan olarak veya fert olarak hangi görevi vermişse ben onu yaptım, kesinlikle yaptım, her yerde çok açıklıkla söyleyebilirim. Ne bir balans ayarıdır ne bir dindar insanlara eziyettir, şudur, budur. Bu doğrudan doğruya Türkiye’deki bir hadisenin Anayasa ve kanunlar muvacehesinde gördüğü muameledir, hepsi budur.”
Yukarıdaki alıntı dönemin cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’e ait…
Türkiye, 1997 yılında adına 28 Şubat Süreci denilen uzun ve tartışmalı bir dönem yaşadı. Bahsi geçen günde toplanan MGK’da askerlerin hükümete verdiği ‘tavsiye’lerin sertliği ve bu MGK’dan sonra yaşananlar nedeniyle süreci darbe diye nitelendirenler olduğu gibi, sürecin içerisinde bulunup bunun darbe olduğunu kabul etmeyenler de oldu.
Dönemin dilini anlamanın, yaşananların ne olduğunu tartmanın en önemli yollarından birisi, “dönemin tanıkları”na kulak vermek ve onların ne dedikleri üzerinden çıkarımlarda bulunmaktır.
TBMM’de geçtiğimiz yıllarda, yaşanmış darbeler ve darbe girişimlerini araştırmak üzere çeşitli komisyonlar kuruldu. Bu komisyonlardan birinin görevi de 28 Şubat’ı araştırmaktı. O komisyonun ve diğer komisyonların ilk dinlediği isim ise neredeyse bütün darbeleri ve darbe girişimlerinin canlı tanığı olan Süleyman Demirel’di.
Bu yazı dizisinde o dönem komisyona konuşan isimlerin söyledikleri üzerinden bir 28 Şubat tahlili yapacağız…
07.06.2012’de on üyeden oluşan heyet, Demirel’i Güniz Sokak’taki evinde ziyaret etti. Demirel, her darbe ve girişim hakkında sorulan soruları cevapladı ve kendi görüşlerini de ifade etme imkanı buldu. Komisyonda ona, yaşadıklarını bir kitap hâline getirme teklifinde de bulunuldu ancak Demirel’in ömrü buna yetmedi.
28 Şubat sürecinin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, MGK’da yaşananları şöyle anlatıyordu:
“Şimdi, 28 Şubat öncesinde Türkiye’de tartışmalar var. Halkın bir kısmı ve kurumlar bu tartışmalardan cumhuriyete ve rejime karşı bir tehdit anlamı çıkarıyor ama “halkın bir kısmı” diyorum, kurumlar. Bilhassa, Hizbullah cinayetleriyle ilgili, başı açık olan kadınların öldürülmesi gibi hadiseler çok tedirginlik yaratıyor. Dönemin yetkililerinin yabancı gazetelere ve dergilere verdikleri beyanatlar toplumda bir gerginlik meydana getiriyor, tarikatlaşma sürecinden huylanılıyor ve yine orta yere tarikat şeyhleri bunların müritleri çıkıyor, halkta masum insanları etkileme gibi birtakım durumlar hissediliyor, şeriat istemleri açıkça dile getiriliyor, Silahlı Kuvvetlere açık meydan okumalar var. Bütün bunlar bir gerginlik meydana getiriyor.
Bunlara ben biraz daha misal vereyim, mesela: Yapılan tartışmalar, yapılan konuşmalar, gerginliğe sebep olan çeşitli beyanlarla ilgili sadece örnekleme bilgi vereceğim: “Ya İran Müslümanları gibi ayağa kalkacağız ve bu kahpe rejimi ayaklarımızın altına alacağız ya da Müslüman bir partiyi iktidara getirip işi yumuşakça halledeceğiz.” Yapılan beyanlardan birisi bu. Bir başka beyan: “Eğer, Allah’ı seviyorsanız, Hazreti Muhammed’i izleyin, onu takip edin, Avrupa’nın, Selanik’in, iblislerinin peşinden gitmeyin.” Başka bir beyan, bunlar yazılıyor, çiziliyor, yani rivayet değil: “Dinsiz cumhuriyeti yıkma yolunda en önde giden Sivas’ın yiğit Müslümanlarına teşekkürü borç biliriz.” “Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye’yi koruyamaz. Vatan tehlikede. Oraları çay içilmesi için yapmadık.” diyor, neyse. “Düzeni topyekûn yıkacak, hâkimiyeti milletten alıp Allah’a verecek. Allah askerleri alıyoruz.”
Şimdi, ikinci önemli bir nokta: “Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak; kanlı mı olacak, kansız mı olacak?” Şimdi, bu çeşit birçok alt alta yazılmış, söylenmiş, vesikalaşmış, tahkik edilmiş, şeye bağlanmış kâğıt var. Böyle geliyor, benim önüme de geliyor. Ben Cumhurbaşkanıyım. Benim görevim, kurumlar arası ahengi korumak. Ben, “Ne oluyor? Nedir bu?” diye soruyorum ve 28 Şubat günü tabii, Millî Güvenlik Kurulu toplandığı zaman “Bu nedir?” diye soruyoruz.
Daha önce, bunlar bana geliyor, ben kendisine mektup yazıyorum Sayın Erbakan’a, 4 Şubat tarihli mektup. Bu mektup bunun içerisinde, burada, 4 Şubat tarihinde. Diyorum ki: “Birtakım gerginlikler var, bunlara dikkat et. Kayseri Belediye Başkanının beyanları, Sincan Belediye Başkanının beyanları, Sincan’da Kudüs gecesi tertibi vesaire gibi şeylerden ürkme var.” Şimdi, bunlara karşı tedbir istiyoruz. Geliyor adam, diyor ki bunlara karşı: “Bu irticadır, bunlar irticadır. İrticaya karşı tedbir istiyoruz.” İşte şunu getiriyor:
Bu 28 Şubat kararları, 28 şubat Millî Güvenlik Kurulundaki kararlar, on sekiz madde. Bunun içerisinde dindar insanları rencide eden hiçbir şey yok; aksine, bunun içerisinde dini koruyan birçok şey var, anlayış meseleleri var. “Kanunları uygulayın. Okulları sekiz seneye çıkarın.” diyor. Bu iki sene öncesine kadar yürürlükteydi. İki sene önce ben dedim ki “Bunları tartışıyorsunuz ama daha 28 Şubatın kararı duruyor önünüzde.” Bu da aslında usulüne göre ortadan kaldırılmış değildir. Usulüne göre ortadan kaldırılması, Millî Güvenlik Kuruluna bu gidecek “Bunu kaldırın” diyeceksiniz, oradan geçecek ama Hükûmet “Ben bunu kaldırdım” diyorsa kaldırmıştır, öyle diyelim. Şudur birinci safha: Burada ne var ki, Meclis diyecek ne var? Türkiye’de…”
Demirel, dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın istifa sürecini ve yeni hükümeti kurma görevini ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verişini şu sözlerle anlatıyordu:
12-13 Haziranda Cavit Çağlar’ı çağırmışım ben, demişim ki: “Git, Hocaya söyle, istifa etsin.” Ben bu lafı hiç söylemedim, kimseye söylemedim; aksine, Necmettin Hoca beni 18 Haziranda ziyarete geldiği zaman dedi ki: “Ben istifa edeceğim.“
18 Haziran, 28 Şubattan üç ay on sekiz gün sonra. “Niye istifa edeceksin? Sana ‘istifa et’ diyen var mı?”, “Yok.” dedi. “Niye istifa edeceksin?” ben soruyorum, “istifa et” demiyorum da “Niye istifa edeceksin?” diyorum. “Gerginlik var, ben istifa edeyim de bu gerginlik kalksın orta yerden.” dedi, ben de dedim ki. “Sen bilirsin, senin bileceğin iş. Parti Başkanısın, ben sana “istifa et” demiyorum yalnız.”
18 Hazirandan sonra benim beyanlarım var. O beyanların içinde bu gayet sarahatle yazılıdır, söylenmiştir. Zaten, Necmettin Hoca, rahmetli, “Beni kimse sıkıştırdı.” demedi hiç, bir tane beyanların içerisinde yoktur. Yani o tamamen afaki bir şey.”
“Necmettin Hoca istifa ettikten sonra biz, Parlamentonun içerisinden güvenoyu olabilecek yeni bir hükûmet aradık. Tansu Hanım “Biz, Necmettin Hoca’yla anlaştık. Bu anlaşma gereği benim Başbakan olmam lazım.” dedi ve Necmettin Hoca da öyle dedi, ben de dedim ki: “Ben neciyim? Ben Cumhurbaşkanıyım. Şu anayasaya göre Başbakanı ben tayin ederim, atarım. Onun için, siz biriniz alıp biriniz bırakma yolunu kendi aranızda yaparsınız ama buradan geçmez. Ben şimdi bakacağım, sen bıraktıktan sonra güvenoyu alabilecek hükûmet hangisiyse ona vereceğim.”
Demirel, hükümeti kurma görevini neden DYP’ye yani Tansu Çiller’e vermediğini de şu sözlerle anlatıyordu:
“Bizim ölçülerimize göre, o günkü ölçülere göre Tansu Hanım’ın kuracağı bir hükûmetin güvenoyu alma imkânı yoktu, ayrıca, böyle bir hükûmetin Necmettin Bey’in istifa etmek suretiyle ortadan kaldırmaya çalıştığı gerginliği ortadan kaldırmış olmayacaktı. “Gerginlik var ben gidiyorum, muavinim geliyor, ben yokum sadece, gerginliğe devam.” Bu olmazdı.”
“Cumhurbaşkanının inisiyatif alma yetkisi vardır. Cumhurbaşkanının bir kişiliği var. Ben al sen bunu götür, ondan sonra getir, öyle şey olmaz. Ben, biliyorsam ki bunun güvenoyu alması mümkün değildir… Eğer, bakın, ben, Mesut Yılmaz’a dedim: “Sen Hükûmet kur.” Mesut Yılmaz eğer o hükûmeti kurduktan sonra güvenoyu almasaydı ben mahcup duruma düşerdim, ben onu göğüslüyorum, anlatabildim mi?”
“Ben şimdi kişiler hakkında konuşmak istemiyorum ama açık söyleyeyim, eğer Sayın Başbakan bu belgeyi herkes imzaladığı hâlde o imzalamamış olsaydı, üç ay on sekiz gün nasıl otururdu orada? Nasıl otururdu ya? Olur mu öyle şey! Şimdi, geliyoruz hükûmet meselesine: Sayın Erbakan beni 18 Haziran günü ziyaret etti. Kaç gün geçmiş 28 Şubattan?
Üç ay geçmiş. Her şey normal, her şey… Üç ay on sekiz gün geçmiş. Dedi ki “Ben istifa ediyorum.” “Niçin ediyorsun?” Dedi ki “Gerginlik var. Bu gerginliğin ortadan kalkmasını böyle mümkün görüyorum.” “Sana istifa et diyen oldu mu?” Ben soruyorum. “Hayır.” Ondan sonra, “Ben sıkıştım da istifa ettim.” Bu laf mı yani? 18 Mart sonrasında neşredilmiş dokümanlar var burada, şimdi göstermek istemiyorum. O dokümanlarda, kendisinin sıkıştırıldığı falan olmadığı, kendi rızasıyla istifa ettiği açıkça söyleniyor, her yerde. Şimdi, yerine kim gelir? Bu çok düşündürücü mesele. Yerine kim gelir? Cumhurbaşkanı kimi isterse o gelir. Cumhurbaşkanı istediğini getirebilir mi? Getirir. Buna kim mâni olur? Buna Meclis mâni olur. Niçin, Sayın Erbakan Mecliste madem kuvveti vardı, kuvvesi vardı da o kuvveyi bir araya getirip Mesut Yılmaz’ı güvenoyu almaktan men etmedi? Niçin? Ben diyorum ki “Arkadaş, ben doğruyu bunda buluyorum.” Cumhurbaşkanı orada noter değil, Cumhurbaşkanı bir işe yarayacak.”
Demirel, “28 Şubat Amerikan Darbesidir” iddiasını da reddediyordu:
“Amerikalılar meselesine gelince: Benim bildiğim kadarıyla Amerikalılar bu işin hiçbir yerinde yoktur. Kim konuştuysa, kim ettiyse, başka mesele ama “karar” dediğiniz nesnenin içinde hiçbir Amerikalı yoktur, Amerika’nın düşüncesi de yoktur, fikrî de yoktur.”
28 Şubat’a Amerikalıların dahli olmadığını belirten Demirel, bunun bir darbe dahi sayılamayacağını da söylüyordu. O diyaloglar komisyon tutanaklarına şöyle yansıyordu:
Demirel: Şimdi, bakın, eğer bu darbe olsa, 28 Şubat darbe olsa…
Komisyon Başkanı:  Affedersiniz “Postmodern darbe” tanımlamasına katılır mısınız?
Demirel: Hayır, kesinlikle.
Komisyon Başkanı: O dönemin mimarları bunu kendileri kullandığı için söylüyorum. O dönemin askerleri çok açık olarak “Postmodern darbedir.” diye…
Demirel: Kim ne dediğini bilmiyor. Yani kesinlikle katılmam çünkü darbe diyorsun, nereyi darp etmiş bu? Nereyi? Meclisi. Meclis duruyor. Öyle duruyor ki daha sonra seçime gitme imkânı oluyor. Nereyi darp etmiş? Hükûmeti. Hükûmet de duruyor. Nereyi darp etmiş? Anayasa… O da duruyor. Ben şunu söyleyeyim: O Meclisin kalabilmesinde, o Anayasa’nın kalabilmesinde ve o Hükûmetin kalabilmesinde benim rolüm var.
Enver Yılmaz: Kesinlikle, tartışmasız.
Demirel: Benim rolüm var. Ben şimdi…
Enver Yılmaz: Yalnız Sayın Erbakan tam tersini söyledi: “Bu olayın müsebbibi Sayın Demirel’dir.” dedi.
Demirel: Söyleyecek efendim. Şimdi bana soruyorsunuz, suale muhatap ben değil miyim? Ben bunu söylüyorum.
28 Şubat sürecinin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 28 Şubat’ı “darbe” olarak nitelememişti… Bu söylem, komisyonun işleyişini ve daha sonra sorulacak soruları dahi etkileyecekti.

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.