20. YILINDA 28 ŞUBAT YAZI DİZİSİ (2)
KALEMLİ: TÜRKEŞ BENİ UYARDI
Dönemin TBMM Başkanı Mustafa Kalemli, 28 Şubat sürecinde olması muhtemel REFAH-ANAP koalisyonuyla alakalı MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’ten uyarı aldığını söyledi…
Komisyon üyesi Mehmet Şeker’in sorduğu soruya göre  Türkeş Kalemli’ye “Önemli bir yerden geliyorum. Bana neresi olduğunu sormayın. Size bir mesaj iletmek istiyorum. Refah Partiyle ANAP koalisyon kurarsa bu memlekette hiç de hoş olmayan olaylar cereyan edebilir” demişti. Mustafa Kalemli bu sözleri şu cümlelerle doğruluyordu:
“Türkeş’in beni ziyareti doğrudur Meclis Başkanlığımda. Şahidini de buraya getirdim. Özel kalem müdürü Ünal Yener. Bir akşamüzeri Meclisten mesaim bitti tam çıkmak üzereyken özel kalem müdürü içeriye girdi, “Efendim, Sayın Türkeş geldi. Acilen görüşmek istiyor.” dedi. Tabii Sayın Türkeş Hakk’ın rahmetine kavuştu. Bunları başka bir kişiden doğrulatmam mümkün değil ancak bir şahitten doğrulatabilirim. “Hemen buyursunlar. dedim. İçeri geldiler. “Ne içersiniz?” diye sordum, “Hiçbir şey içmeyeceğim.” dedi. Aynen sizin oradan okuduğunuz cümleleri söyledi. “Önemli bir yerden geliyorum. Bir görev yapmak istiyorum. Bana o önemli yerde bu koalisyonun kurulmamasının daha doğru olacağı söylendi. Bu koalisyon kurulursa memleket için hayırlı şeyler olmayacağı ifade edildi. Bunu size söylüyorum. Gereğini yapın.” dedi.”
“Görüşmeler sürüyor daha. Hatta rahmetli Erbakan da o sırada bir demeç vermişti galiba Antalya’dan, hatırlarsınız: “Nişanı yaptık, nikâh yakında.” diye. Hatırlayacaksınız. Onu da Hürriyet’te Sedat Ergin yazdı. Sayın Türkeş kalktı gitti. Şimdi Meclis Başkanı olarak ne yaparsınız. Tarafsız bir konumdasınız. Bu koalisyonun pazarlıklarının içinde değilsiniz. Kim kimle pazarlık yapıyor bilmiyorsunuz. Kime ulaşacaksınız da size gelen bu mesajı ileteceksiniz. Koalisyon pazarlığı yapan iki tane parti var: Birisi ANAP, birisi Refah. Refah Partisi benimle zaten diyalog kurmuyor. Neden? Ben o zaman muhalefetten seçilip gelmiş bir Meclis Başkanıyım. Refah Partisi kendi adayını seçtiremedi o dönem. Ben seçildim. Onun için bana sıcak yaklaşmıyorlar. Biraz mesafeli duruyorlar. O zaman Refah Partisine benim ulaşmam mümkün değil. O zaman dedim ki Mesut Bey’e ulaşayım. Mesut Bey’e ulaştım. “Bakın, biraz önce Sayın Türkeş bana geldi. Bunları bunları söyledi. Ben de size iletiyorum.” dedim. Bu kadar. Söylediğim bu.”
“Ne makam söyledi ne isim söyledi rahmetli Türkeş. Makam ve isim söylemedi. Zaten benim de Mesut Yılmaz’a bunu aksettirirken makam ve isim söylemem diye bir şey yok. Olsaydı söylerdi onları. Kitabımda da yoktur.”

Mustafa Kalemli’nin bahsettiği kitap, kendi yazdığı “Kalemli’nin Kaleminden” adlı kitaptır. Kalemli, komisyonda da kitaptan belli bölümler okumuştur. Bir bölümü şöyledir:
“Siyasi tarihimize 28 Şubat olarak geçen ve Erbakan-Çiller koalisyonunun çöküşüne, nihayet arkasından gelen pek çok hadiseye de başlangıç teşkil eden olaylar zincirinden bahsetmek isterim. Necmettin Erbakan, Yılmaz-Çiller koalisyonu kurulduğu günden itibaren yıkım faaliyetine başladı. Bu normaldi. Zira ana muhalefet olarak iktidar alternatifi olduğunu göstermek istiyordu. Erbakan da bu konumunu ustaca kullandı.”
“Mesut Yılmaz zannediyordu ki RP iktidar olmaz, olamaz . DYP-RP koalisyonu kurulamaz. Yeni hükûmetin ilan edileceği gün 28 Haziran 1996 sabah saatleri Çankaya Köşkünde bir törendeyiz . Bütün protokol orada. Akşama yeni koalisyonun ilan edileceğini hem Başbakan Mesut Yılmaz'a hem de Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı Paşaya yan yana durduğumuz sırada söyledim.” Çünkü üçümüz hep protokolde yan yanaydık. “Bana inanmadılar. Böyle bir ihtimalin olmadığını Mesut Bey söyledi.
Akşamüzeri yeni koalisyon ve yeni kabine ilan edildi. O gece yine Çankaya’da yabancı devlet başkanına verilen yemekte Mesut Bey’in şu sözünü hiç unutmuyorum: ‘Yahu Başkan, senin istihbaratın benimkinden iyiymiş.’ Özetlemek gerekirse Başbakan Mesut Yılmaz ve askerler Refah Yolun sürpriz şekilde kuruluşuna hazırlıksız yakalanmışlardı. Mesele istihbarat meselesi değildi. Hadise geliyorum demişti. Ama nedense hafife alınmış, olamaz denmişti…
Oldu! Oldu ve olduğu günden itibaren de problemler birbiri ardından gelmeye başladı. Bu hükûmet 8 Temmuz 1996 günü güven oyu aldı. Başbakan Erbakan’ın İran, Endonezya, Malezya, Libya seyahatleri, iç politikadaki bazı söylem ve eylemleri, Meclisteki tutumları her geçen gün gerginliği artırıyordu. Cumhurbaşkanı Demirel bu gerginlikten memnun değildi. Askeri kanat zaman zaman hoşnutsuzluğunu dile getiriyordu. Cumhurbaşkanına vekalet ettiğimde Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Karadayı Paşayla konuşuyor ve hoşnutsuzluklarını bizzat kendi ağzından dinliyordum. Bu konuşmalarda Genelkurmay Başkanı bilhassa şu hususları tekrar, tekrar vurguluyordu: ‘Orduya yasalarla verilmiş görevler vardır. Cumhuriyeti koruma ve kollama görevimizi hiçbir şekilde aksatamayız. Bu bizim için fevkalade hassas bir konudur. Cumhuriyeti tehlikede gördüğümüz her an her türlü görevi tereddütsüz yerine getiririz. Ordu bir bütündür. Gelenek ve görev anlayışı gereği her konu karargahın ve komutanın bilgisi altında incelenir ve söylenen her sözden komutanın haberi vardır. Laiklik konusu bizim en hassas olduğumuz konulardan biridir. İslamın siyasallaştırılması gayretlerini üzüntü ve dikkatle takip ediyoruz. Bazı belediyelerdeki kadrolaşmaları ve bu kadrolaşmada aşırı militan kişilerle dinî duyguları istismar eden ve kullanan kişilerin ön almaları bizi son derece rahatsız etmektedir. Bu yapılanların hiçbirisi ülkeye hayır getirmez. Bugün bu görevde ben varım. Yarın başka bir arkadaşım olacak. Hiç kimsenin en ufak kuşkusu olmasın bugün takip ettiğimiz yol ve dayandığımız prensipler yarın da aynı olacak, hiç değişmez. Bunu herkesin iyi bilmesini istiyorum. Bizim Ordu olarak bir misyonumuz var. Bu misyonumuz devamlıdır, bitmeyecektir. Türkiye Cumhuriyetinin bekası ile ilgilidir. Bazı yolsuzluk söylentilerinin üstüne gidilmemektedir. Ordu ile daha sık ve daha açık bir diyaloğun çok ama çok faydası vardır.
Batı Çalışma Grubu ile ilgili olarak daha dikkatli cümleler kullanılmalıdır. (İlgi alanı gibi). Susurluk çözülmelidir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kalkınması meselelerine daha çok zaman ve imkân ayrılmalıdır. Bazı teşviklerin verildiği bölgelerde bunların nerelerde ve nasıl kullanıldıktan dikkatle takip edilmelidir. Enflasyonla mücadele çok daha etkin olarak yapılmalıdır. Bizi de zaman zaman zorlayan bir şekilde tahammül hudutlarının sonuna geldiklerini söyleyen arkadaşlarımız olmaktadır. Hepsine sabır ve itidal tavsiye ediyoruz. Siyasetçilerin bu sabrı ve iyi niyeti zora sokmaması gerekir.’ Bu sözleri hep satır başı olarak verdim. Tabii ki konuşmalar sırasında daha da detaya inildiği olmuştur. Fakat bu cümlelerde hep bir iyi niyetin ve ülkeye birlikte sahip çıkmanın, olayları Anayasa ve kanunlar çerçevesinde göğüslemenin samimi gayretini gördüm . Yeri gelmişken hemen ifade edeyim; bu dönemde ordu üst kademesinin ve bilhassa Genelkurmay Başkanı Karadayı'nın olayları soğukkanlı ve itidal içinde takip etmeleri, aşırılıklara dur diyebilmeleri ve sağduyuları ülke için büyük bir kazanç olmuştur. Bazı anayasal kurumlar ile bazı sivil toplum örgütleri de yavaş yavaş seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Meclis Başkanı olarak bana gelen şikâyetleri Hükûmet Başkanı Erbakan'a veya arkadaşlarına iletmem mümkün olmuyordu. Zira beni dışlamışlardı. Her konuda hasım görmeye devam ediyorlardı. Sanki iktidarlarının mutlak ve sonsuz olduğu gibi bir fikrin cazibesine kapılmış gidiyorlardı. Şikâyete gelenlere itidal ve sabır tavsiye etmekten başka bir şey yapamıyordum. Sadece Cumhurbaşkanı Demirel ile bu konuları Meclis çalışmalarının değerlendirilmesi parantezi içinde görüşüyordum. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel her yurt dışı görevine yüreği ağzında gidip geliyordu. Her çıkışında da bana bir fırsat yaratıp askerleri ziyaret etmemi tavsiye ederdi. Cumhurbaşkanı vekili olarak, Genelkurmaya yaptığım bu ziyaretler basında eleştirel bir havada veriliyordu. Ben de her defasında nezaket ziyareti der geçiştirirdim. Karadayı Paşa ile yukarıda da ifade ettiğim gibi çok detaylı görüşmeler yaptık. Bunları Cumhurbaşkanı Demirel'e aktardım. Yine bütün içtenliğimle ve tekrar söylemek isterim; yaşanan sıkıntılı günlerin atlatılması ve demokrasimizin o çalkantıdan bir kazaya uğramadan esenliğe çıkmasında Cumhurbaşkanı Demirel ve Genelkurmay Başkanı Karadayı Paşanın büyük gayretleri vardır. O hassas dönem esnasında bu kritik görevlerde aklıselim sahipleri bu iki önemli şahsiyetin bulunması Türkiye için gerçekten çok büyük bir şans olmuştur. Çünkü hadiseler basitçe geçiştirilecek olaylar değildi. Bütün kurumlar gergindi. Sonraları başta bazı parti liderleri olmak üzere pek çok kişi ortaya çıkıp ‘askerî bir hareketi veya daha büyük olayları bizler önledik veya ben önledim.’ gibisinden komik beyanatlar verince olayları bizzat yaşamış ve en azından kıyısında, köşesinde, bilfiil bulunmuş kişi olarak çok hayret ettiğimi, çok güldüğümü söylemeliyim.
Nihayet o meşhur brifingler başladı. Cumhuriyetin tehlike de, laiklik kavramının yitirilmekte olduğu ve şeriat devlet arzu edenlerin bu isteklerini daha cüretkâr olarak ifade ettikleri, bu düşüncelerini ortaya koyan eylemlerde bulundukları açıktan söylenir oldu. Artık herkes her an bir şeyler bekler durumda idi. TBMM’de siyasi partiler arasında diyalog kopuktu. Kamuran İnan Başkanlığında kurulan ve her partiden aklıselim sahibi milletvekillerinden oluşan Diyalog Grubu bazı konularda girişimlerde bulunuyor ve herkesi ortak bir noktada buluşturmaya çalışıyor idiyse de, bu pek kolay olmuyor ve netice alınamıyordu. Bu havayı Başkanlık Divanı toplantılarında da görebiliyordum. Taraflar gittikçe keskinleşiyorlardı. İşte bugünlerde koalisyonda bir iç değişiklik veya yeni düzenleme söylentileri ortaya çıkmaya başladı. Bunun gerginliği azaltacak bir yöntem olabileceği düşünülüyordu.
Nihayet bu gergin atmosferde 28 Şubat tarihli MGK toplantısı yapıldı. Basın daha başından bu olayı çok büyütmüştü. Veya birileri basını o yönde brife etmişlerdi. Çankaya Köşkü’nün önü basın ordusundan kamera bolluğundan neredeyse bir medya duvarı ile örülmüştü. Bütün ülke bu toplantıya kilitlenmişti. Sonunda o meşhur kararlar ilan edildi. Arkasından bir iki gün kararların imzalanıp imzalanmadığı tartışması yaşandı. Bu arada Erbakan ve RP bu kararların altına attıkları imza için zorda kalmışlar ve bir çıkış yolu aramaktaydılar. Aklı evvel birisine bir demeç verdirdiler. Ya hükûmet üyelerinden birisi idi veya grup yöneticilerinden birisi. Bir görüş ortaya attılar ve gazetelere yazdırdılar. Özetle dediler ki: Bu kararları TBMM’ne getirip tartışalım. TBMM Başkanı olarak şiddetle ve anında karsı çıktım. Anayasa hükümlerinin açık olduğunu, MGK kararlarının hükümeti ilgilendirdiğini ifade ile ‘Eğer bu kararları meclise taşırsanız iste o zaman yeni bir 12 Mart olayı olur. Buna asla müsaade etmem.’ demecini verdim. Bu beyan benim. RP ve DYP ile ilişkilerimin kesin olarak kopmasına, aradaki gerginliğin daha da artmasına sebep oldu. Ama asla pişman değilim. Zira doğrusunu yaptım. Bugün de olsa aynı şekilde davranırım. İktidar grupları bu kararları hükûmette uygulamamak istiyorlardı. Buna da açıktan cesaret edemediklerinden bu kararları Mecliste önce müzakere edip sonra oy çoğunluklarına dayanarak reddettirmek ve sonra da MGK’ya dönüp Meclis böyle istedi demek istiyorlardı. Ama bu oyunu bozdum. Bu arada koalisyon içi değişiklik iyice şekillenmeye başladı. Erbakan değişecek, Erbakan yerine Çiller gelecek ve koalisyon devam edecekti. RP ve DYP milletvekillerinden imza toplanmaya başlandı. 278 imza hazır hale getirilerek Cumhurbaşkanına verilecek ve bu imzaları havi dilekçe de değişiklik talebi belirtilecekti.”
Mustafa Kalemli, Demirel’in aksine net bir şekilde “darbe değildir” demekten de “darbedir” demekten de kaçınan bir üslup tercih etmişti…

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.